Bin Misket


15/12/2009 · Kategori: Hikayeler ve Dini Menkibeler

Yaşlandıkça cumartesi sabahlarından daha fazla zevk alıyorum. Belki de bunun sebebi, ilk uyanan kişi olmanın getirdiği sessiz yalnızlık ya da işte olmak zorunda olmamanın sağladığı sınırsız mutluluktur. Her iki durumda da, cumartesi sabahının ilk bir kaç saati en zevk aldığım anlardır.

 

Birkaç hafta önce, bir elimde buharı tüten bir fincan kahve, diğer elimde gazete ile mutfağa doğru gidiyordum. Sıradan bir cumartesi sabahı ile başlayan gün, hayatın zaman zaman bize verdiği derslerden biri haline geldi. Size anlatayım.

 

Cumartesi sabahları yayınlanan bir sohbet programını dinlemek için radyonun sesini açtım. Altın sesli yaşlı bir adamın konuştuğunu duydum.

Tom adında biriyle "Bin Misket" hakkında konuşuyordu. Söylediklerini merakla dinlemeye başladım.

 

"Tom, işinle çok meşgul gibi görünüyorsun. Eminim iyi maaş alıyorsundur.

Ama aileden ve evinden bu kadar uzak olmak çok ayıp. Genç bir adamın iki yakasını bir araya getirmek için haftada altmış veya yetmiş saat

çalışmak zorunda kalmasına inanmak gerçekten zor. Kızının dans gösterisini kaçırmış olman gerçekten çok yazık." Ve devam etti. "Sana bir şey anlatacağım. Bu, bana önceliklerim konusunda daha iyi bir bakış açısına sahip olmamda yardım etti. Senin anlayacağın, bir gün oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kişi yetmiş beş yaşına kadar yaşar.

Biliyorum, bazıları daha çok bazıları da daha az yaşar. Ancak, ortalamada insanlar yetmiş beş yaşına kadar yaşar. Yetmiş beş'i elli iki ile çarptım ve ortalama ömre sahip bir insanın tüm yaşamında sahip olacağı cumartesi sabahı sayısı olarak -3900- rakamına ulaştım. Tom, şimdi beni iyi dinle. En önemli kısmına geliyorum.

 

Bütün bunları ayrıntılı olarak düşünmeye elli beş yaşında başladım." Ve devam etti. "Bu yaşıma kadar iki yüz seksenin üzerinde cumartesi yaşadım. Sonra, düşünmeye başladım. Eğer, yetmiş beş yaşına kadar yaşarsam, yaşayacağım cumartesi sayısı sadece bin adet olacak.

 

Bir oyuncak dükkânına gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. Bin adet misketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncak dükkanı ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran

büyük, şeffaf bir kabın içine hepsini doldurdum.

 

O günden sonra, her cumartesi bir tane misket aldım ve attım.

Misketlerin azaldığını gördükçe, hayatımdaki önemli şeyleri daha fazla düşünmeye başladım. Hiçbir şey, dünyadaki zamanınızın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerinizi düzene sokmanıza yardım edemez."

 

Programı kapatmadan ve güzel karımı sabah kahvaltısı için dışarıya çıkarmadan önce son bir şey daha anlatacağım.

 

Bu sabah, kabın içindeki son misketi de aldım. Eğer önümüzdeki cumartesiye kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmiş olacak.

Hepinizin kullanabileceği şey; biraz daha fazla zamandır."

 

"Seninle konuşmak çok güzeldi Tom. Umarım sevdiklerinle biraz daha fazla zaman geçirirsin ve umarım bir gün tekrar görüşürüz. İyi sabahlar"

 

Alıntıdır.


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : bin,misket,ömür,zaman,tom

Marifet Kokusu


15/12/2009 · Kategori: Yolcunun Defteri

 

Biri ilim sahiplerinden birine gitti:

 

-Bana yararlı bir söz söyle. Dedi. O bilgi sahibi de ona şu cevabı verdi:

 

-Bana göre sen, pislik içine düşmüş, her yanı o pisliğe belendikten sonra, kokucu dükkanına giden ve:

 

-Bana koku sür..diyen biri gibisin.. Bu durumda kokucu ona şöyle söyler:

 

-Git önce bir sabun al. Kendini ve elbiseni iyice yıka. Koku sürünmeye sonra gel.

Ben de sana şöyle diyorum:

 

-Sen, nefsini günah kirleri ile batırmışsın. Git hasret sabunu al. Nedamet kilini de bul. Sonra tevbe suyunu ara. Dışını ve içini korku suyu ile temizle. Ümitle cürüm pisliklerini gider. Beğenilmeyen işlerden beri dur. Sonra zühd ve takva hamamına gir. Doğruluk ve safiyet suyu ile de iyice yıkan. İşte, bundan sonra gel ki: Sana marifet kokusundan vereyim…


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : marifet,kokusu,hasret,sabun,kir

Seccadenin Feryadı


13/12/2009 · Kategori: Hikayeler ve Dini Menkibeler

 

Uyku;bir çeşit ölüm halidir faniye,ta ki uyanana kadar.Uyanıklık yaşamakla alakalı,yeni bir gün yeni bir doğuş ve belki yeni bir umut eksiği olana,bilene.

Yine böyle bir uyku hali anlatacağımız.Gün ışımamış sabah yakındır.

 

Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı. İniltiyi rüya gördüğüne yordu. Dudakları

susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı. Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü. Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı. Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi. Sesin geldiği yöne doğruldu. O an rüyada olduğuna iyice emin oldu.Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi.

 

Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle

 

-İnleyen sen miydin?

 

-Evet dedi seccade

 

-Niçin ağlıyorsun?

 

Seccade yine içe işleyen bir sesle:

 

- Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin. Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok!

 

- Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam.

 

Seccade:

- Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil. Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir.

 

- Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye

 

- Ağlarım çünkü ALLAHın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını,karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler. İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar. Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın.

 

-Beni rahat bırak deyip döndü adam.

 

Seccade devam etti.

- Ey ALLAHın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı !

Namazlar arasında müstesnadır. Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o . Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan ALLAHın çağrısına neden icabet etmezsin!!!

 

Adam iyice sıkılarak:

-Ey seccadem, beni rahat bırak . Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.

 

- Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu.

- Demek ki sen dünyaya ahretten daha çok önem veriyorsun.

 

Adam iyice öfkelendi:

 

-Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı.

 

Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyice alçaltarak ;

 

Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi. Sen O nurlu peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misin. Her kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek, Ve yine O güzel insan Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı)kılarsa cennete gider. Ve nihayet Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi

Bunun üzerine adam yatağından doğrulup;

 

Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi..

 

Seccade:

 

-Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi.

 

-Yarın inşALLAH , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam.

 

Seccade son bir ümitle ;

 

Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı. Seccade de bir süre sessiz kaldı. Adam uykuya devam etti.

 

Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu.

 

-Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!!

 

Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süresi de kısıtlı. Gün gelip çatar, farkında olmadan.

 

VE KİM BİLİR BELKİ BUGÜN DE BİZLERİN SON GÜNÜDÜR...!

 

alıntıdır,yazarı bilinmiyor.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Seccadenin,Feryadı,ölüm,gelmeden,namaza

Namaz, dört şeyi yeniden kazandırır


13/12/2009 · Kategori: Yolcunun Defteri

Namaz, dört şeyi dört şekilde bize yeniden kazandırır:

 

1.Kur'ân, 2.Kıyam, 3.Zaman, 4.Mekân

 

Niye Kur'ân?

1. Kur'ân'ı okumak içindir namaz.

2. Kur'ân'da adımı "iyiler arasında" okumak içindir namaz.

3. Varlığımın fani kumaşını Kur'ân'la ebedîce dokumak içindir namaz.

4. Kudsi dudakların değdiği Kur'ân'ın lafzına dudağımı dokundurmak içindir namaz.

 

Niye Kıyam?

1. Kıyamla varlığımı teslim ederim namazda. Canımı veririm, ömrümü infak ederim, gönlümü eritirim rükularda, secdelerde.

2. Kıyamla yeryüzündeki duruşumu sahih kılarım namazda. Varlığım armağan olsun Varedene...

3. Namazla kulluğumu kıyamda olduğu gibi hep dik tutarım. İki namaz arasında da kıbleden şaşmayan, boş söz konuşmayan, yüzünü vechullah'dan çevirmeyen biri olurum.

4. Namazda bedenimi mekik edip fani ömrümün astarını ebediyetin atlasına dikerim. Çürüyüp giden, eksilen, eskiyen ömrümü bir altın kupaya akıtırım.

 

Niye zaman?

1. Zamanın akışına ilmekler atarım namazla. Beş vakti baş vakit kılarım.

2. Zamanın nabzını alırım kalbime namazla. Beş vakit kasılıp gevşeyen bir kalbin ritmini duyarım.

3. Zamana karşı direncim artar namazda. Sıyrılırım fenadan, bekaya atarım kalbimi de kalıbımı da...

4. Zamanın akışını kutsi oluklara yönlendiririm, cennet değirmenini döndürürüm. Un ufak olur umutsuzluklar, mutsuzluklar.

 

Niye mekân?

1. Mekân nurlanır namazda. Her tarafım tanıdık olur.

2. Mekân Kâbe’ye taşınır ve taşar namazda. Döndüğüm duvar mukaddes olur. Odamdan kudsilerin haremlerine kapılar açılır.

3. Mekânın yönlenir, anlam kazanır namazda. Kıblenin çekim alanında dağınık sokaklar, umursamaz caddeler, sağır duvarlar aşina olur, hizaya gelir, toparlanır.

4. Mekân yakınlık olur namazda. Alnım değer O'nun yakınlığına.

**

alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Namaz,dört,şeyi,kıyam,kıraat

Dîvân-ı İlahî'de Durmak


13/12/2009 · Kategori: Gonul Kimyasi

Namaz” Fars dilinden Türkçe’ye geçmiş bir kelime, duâ ve ibâdet anlamına. Namazın Arapça karşılığı olan “salât” kelimesinin de iki anlamı var: Biri yine duâ, diğeri ise “ateşe vurmak”.

 

Namaz duâdır. Namaz kılan bütün organlarıyla Allah’a duâ ederken âzâları âdetâ dil kesilir. Kul, bütün âzâlarının katıldığı bir lisan ile gönülden duâ edince duâsına icâbet edilmesi bir vaad-i ilâhîdir. Nitekim Allah Teâlâ “ Bana duâ edin ki Ben duânıza icâbet edeyim.” (Gafir, 40/60) buyurmaktadır.

 

Bu âyet-i kerimede mutlak bir duâ emri var. Mutlak emir, gönülden duânın, şartsız kabûlüne delildir. Kime duâ ettiğinin şuûrunda olan bir kul, duâ edince perdeler açılır ve dileği yerine getirilmek üzere “divân-ı ilâhî” ye iletilir.

 

Namaz ateşe vurmaktır. Nasıl eğri ağaçtan baston ve asâ gibi şeyler yapılacağında ateşe vurulup ısıtılarak düzeltilirse, insanın nefs-i emmâreden kaynaklanan eğrilikleri namaz sâyesinde zâhir olan azamet-i ilâhiyye nûrlarıyla ısıtılıp düzeltilir.

 

Namaz, Hakk’ın dîvânına tam bir yöneliştir. Nitekim Allah Teala Kur’an’da inâbeyi namazdan önce emretmektedir. “Hepiniz ona yönelerek (inâbe ederek) O’na karşı gelmekten sakının, namaz kılın!” (er-Rûm, 30/31)

 

Bu âyetin rûhuna göre, önce tam anlamıyla Allah’ın divânına yönelmeli, sonra kalbini mâsivâdan temizleyerek Allah’dan sakınmalı ve nihâyet imân ve İslâm’a açılmış bir sadr ve in’âma susamış kalb ile namaz kılmalıdır.

 

Tasavvuf ricâline göre namaz divân-ı ilâhîde durmaktır. Nitekim Cüneyd Bağdâdî’ye sordular:

 

- Namazın farzı nedir? O şu karşılığı verdi:

 

-Dünya ile bağları koparmak, dikkati toplayarak divân-ı ilâhîde durmak. Bu sözün anlamı şudur: Namazda beden seccâdede, akıl divân-ı ilâhîde olmalı, kalb huşû, âzâlar huzû ve huzûr ile dolmalı. Nitekim Allah Teâlâ geçmiş peygamberlerinden birine vahyederek buyurmuştur ki: “Namaza durduğun zaman kalbini huşû, bedenini hudû ile bana teslim et! Gözlerinden yaşlar akıt. Çünkü benim dîvanımdansın ve ben sana çok yakınım.”

 

Bir hadiste de şöyle buyrulmuştur: “Namaz tevâzudur, yalvarmadır, günahtan pişmanlıktır ve ellerini kaldırıp “Allah’ım!” diye yakarmadır. Kim böyle yapmazsa namazı eksiktir.” (krş. Tirmizi, Salat, 166, İbn Hanbel, I, 211)

 

Namaz divân-ı ilâhîde durmak olduğu kadar Allah’ı unutmamak ve O’nunla beraber olmaktır. Nitekim Kur’an’da: “Beni zikretmek için namaz kıl!” (Tâhâ, 20/14) “Gâfillerden olma !” (el-A’râf, 7/205) buyurulmaktadır. Namazın farz kılınışı, hac ve menâsiki ile diğer emirlerin hepsi, Allah’ı hatırlatmak O’nun zikrini ikâme etmek içindir. (bk. Mevsûa etrâfi’l-hadis, III, 539) Bu yüzden namazın şuûr hâlinde ve huşû içinde olması gerekmektedir. Bazı âlim ve ârifler: “Sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayınız !” (en-Nisa, 4/43) âyetindeki sarhoşluğu, “dünya meşgale ve sevgisinden sarhoş olduğunuz halde” şeklinde yorumlamakta ve böyle bir sarhoşluktan aymadan; belli bir hazırlık yapmadan dîvân-ı ilâhîye durmanın saygısızlık olduğunu söylemektedir. Âyetin devamındaki “… tâ ki ne dediğinizi bilinceye kadar” ifâdesi bu mânâya işâret sayılmaktadır. Nice namaz kılanlar vardır ki içki içmedikleri halde namaz kılarken ne okuduklarından ve kimin huzûrunda bulunduklarından haberleri yoktur. Dünya ilgisi kendilerini sarhoş etmiştir. Tâhâ sûresinde Mûsâ (a.s.)’a hitaben: “Nalinlerini çıkar, çünkü mukaddes bir vâdidesin.” (Tâhâ, 20/12) buyurulmaktadır. Burada iki nalinden maksadın Musâ’nın hanımı ve koyunu; bir başka ifâdeyle ehli ve malı olduğu söylenmiştir. Huzûrda ve dîvân-ı ilâhîde temiz bir gönülle bulunmak esastır.

 

Namazın kalbî cihetinin nirengi noktası huşûdur. Çünkü Kur’an’da namazın kurtuluş vesîlesi olmasının şartı da huşûdur. Nitekim rivâyete göre: “Adam vardır ki Müslüman olarak ihtiyarladığı halde Allah için kıldığı tam bir namazı yoktur.” demiş ve “Bu nasıl olur yâ Emire’l-müminîn?” diyenlere : Namazda huşûu tam olmayanın ve herşeyi ile Allah’a yönelmeyenin hali budur.” cevabını vermiştir.

 

Abdullah b. Abbâs der ki: Namazda huşûun ölçüsü sağında ve solunda bulunanla ilgilenmemek, onların kim olduğunun bile farkında olmamaktır.

 

Muâz b. Cebel der ki: Namazda sağında ve solunda kimin bulunduğunu anlamaya çalışan namaz kılmamış sayılır.

 

Süfyân Sevrî: “Huşûu olmayanın namazı fâsid olur.”

 

 Namazda zâhirin huzûru organların itaât ve teslimiyeti, bâtının itaât ve teslimiyeti kalbin huşû ile mâsivâdan temizlenmesidir. Ebû Hüreyre’den nakledilen şöyle bir hadis vardır: “İnsan namaz kılarken Allah’ın huzurunda ve divan-ı ilâhîsindedir. Namazda sağa sola yönelecek olursa Allah buyurur ki: Kime bakıyorsun? Benden daha hayırlı birine mi? Ey Âdemoğlu bana yönelirsen Ben sana dikkatle baktığın kimselerden dah hayırlıyım.” (et-Terğib ve’t-Terhib, I, 370 el-Bezzâr’dan)

 

 Namazdaki huşû ve gaflet konusuna dikkat çeken pek çok hadis-i şerîf vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

 

“Nice namaz kılanlar vardır ki onların namazdan nasîbi yorgunluk ve zahmetten başkası değildir.” (bk. Mevsûa etrâfi’l-hadîs, VI, 469)

 

“Kul namaz kılar da ona kıldığının altıda biri, onda biri bile ecir olarak yazılmaz. Kulun ecir hak edeceği namazı ancak aklı başında huzur ve huşû halinde kıldığıdır.” (bk. a.e. III, 108)

 

“En kötü hırsız namazından çalandır.” (Dârimî, Salât, 78; Muvatta; Sefer, 72; İbn Hanbel, III, 56; V, 210)

 

Kur’an’da mü’minlerin yüzlerinde bulunan nur (el-Feth, 48/29) huşû nurudur. Bu nur bâtından zâhire, kalbten yüze vurur ve parlar. Allah Rasûlü’nün namaz kılarken göğsünden çıkan ve tencere kaynamasına benzeyen sesler bir huşû alâmetiydi. Hz. Ali’nin namaz vakti geldiğinde yüzünün bembeyaz kesilip tüylerinin diken diken olması yine bir huşû tezahürüydü. Allah Rasûlü namaz kılarken sakalı ile oynayan birini gördüğünde “Bunun kalbinde huşû olsa eseri âzâlarında da görülürdü” (el-Câmiu’s-Sagîr, II, 432; hadis: 7447) buyurmuştur.

 

Abdullah b. Mübarek anlatıyor: “Küçüklüğümde ibâdetine düşkün bir hanım tanırım. Namazda belki kırk akrep tarafından sokulmuş, ama yüzünde herhangi bir değişiklik olmamıştı.” Sebebini sorduğumuzda dedi ki: “Yavrum nasıl olur da Allah için yaptığım bir amelin içine kendimi karıştırabilirim.”

 

Namaza vakti gelmeden, tahâret ile hazırlanmak, dünya sarhoşluğundan ayıp huşû ve huzûr hâlinin gerçekleşmesine katkı sağlar. Temizlik ve abdestten sonra sünnet namaz ile insanın gönlü münâcâta cezbolunur. Bu sâyede insan gaflet ve sıkıntıdan kurtularak farz namaza hazır hâle gelir.

 

İnsan hazırlıklarını tamamladıktan sonra zâhirinî kıbleye, bâtınını divân-ı ilâhîye çevirir. Kur’an’daki: “Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratanın divânına döndürdüm.” (el En’âm, 6/ 79) âyetinin mânâsına uygun şekilde gönlünü Allah’a rabteder. Niyyet ile divâna yöneliş ve tekbir aynı anda, aynı duygularla olmalıdır. Niyet Allah için, Allah ile ve O’ndan olur. Böyle bir niyyet, nefs ve şeytanın vesveseyle müdâhelesine fırsat vermez.

 

Kul iftitâh tekbiri ile namaza girip divân-ı ilâhîye durduğu zaman Allah’ın kendisine nazar buyurduğunu ve içinden geçeni bildiğini düşünmelidir. Namaz kılarken Cenneti sağ yanında, Cehennemi sol yanında farzetmelidir. Bu sâyede kalb âhiretle meşgul olmaya başlar. Kalbin âhiretle meşguliyeti vesveselerin ardını keser.

 

Kul “Allahû Ekber” diye tekbir alınca Allah Teâla onun kalbine nazar eder. Gerçekten orada Allah’tan değerli bir varlık yoksa: “Söylediğin gibi kalbin de azametimi tasdik ediyor” buyurur. Kul gafletle tekbir aldığında Allah onun kalbine nazar eder. Orada Allah’dan değerli şeyler olduğunu görünce: “Sen yalan söylüyorsun. Senin lisânınla söylediğin gibi, kalbinde en büyük Ben değilim” buyurur.

 

Ebû Süleyman Dârânî der ki: Kul namaza durduğu zaman Allah Teâlâ buyurur: “Kulum ile aramdaki perdeleri kaldırın!” Kul gözüyle ve kalbiyle sağa sola meyletmeye başlayınca Allah Teâlâ: “Onunla benim aramdaki perdeleri salıverin!” buyurur.

 

Namaz kılan kimse, kıyamda iken secde mahalline bakmak için başını hafifçe önüne doğru eğer. Dizlerini, böğrünü ve bedeninin diğer kısımlarını bükmeden hâkim huzurunda durur gibi; bütün vücûduyla toprağa nazar eder gibi ayakta durur. Bu hâl huşûa tesir eder.

 

Kıyamda Fatiha ve zamm-i sûreyi huzûr-i kalb ile himmetini teksîf ederek dil-kalb âhengi içinde, vuslat, heybet, huşû, haşyet, tâzim ve vakarla yakarma ve yalvarma duyguları içinde okur. Kur’an okurken sanki Cenâb-ı Hak’tan dinliyormuş gibi kalbin okunana teksif olması veya sanki okuduklarını Allah’a okuyormuş gibi okuması esastır. Okumak dilin; mânâlar kalbin konuşmasıdır. Her konuşanın bir muhâtabı vardır. Burada muhâtab Allah’dır. Konuşanın dili kalbindekini söyler. Eğer konuşan kimse, dil olmadan anlatmaya muktedir olacak olsa öyle yapması daha evlâdır. Bunun zorluğu sebebiyle lisân, konuşana tercümanlık etmektedir. Kalbdekine uygun olmayan sözler söyleyen, güzel tercüman olamaz. Tilâvet sırasında aslolan, dilin söylediğine kalbin katılmasıdır.

 

Rükû hâlinde sırt dümdüz bir hâlde yere paralel olarak yaklaşmış ve beden toprağa doğru eğiktir. Kalbte Allah’ın azametinden başka bir şey kalmayacak şekilde Hakk’ı yüceltmek, nefsi toz zerresinden küçük bir hâle getirmek için küçülmek gerekir.

 

Secde ânının kulun Allah’a en yakın an olduğunu Allah Rasûlü bildirmektedir. (bk. Müslim, Salât, 215) Ayrıca Kur’an’daki “Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 96/19) emri bu yakınlığı teyid etmektedir. Secde kime ve niçin kapandığını bilerek alnını yere koymaktır. Kalbini hayâ, rûhunu azamet-i kibriyâ duygusuyla doldurmak için yerin derinliklerine doğru secdeye varılır.

 

Secde edenlerden öyleleri vardır, secdelerinde kevn ile mekân dürülerek keşf ve müşâhede ile melekût âlemini seyre dalarlar. Yine öyleleri de vardır ki ilâhî tecellilere açık olan kalplerinden etrâfa nûr ve ışık saçılır. Hak Teâlâ’nın azameti karşısında onların kalpleriyle vücudları birlikte secde eder. Nitekim Allah ve Rasûlü: “Vücûdum ve hayâlim sana secde etti.” (Tirmizî, Deavât, 32) buyurur. Kur’an’da: “Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez Allah’a secde ederler” (er-Ra’d, 13/15) buyurulmaktadır.

 

Teşehhüd için oturup “tahiyyat” okumak  âlemlerin Rabbına selâm vermektir. Bu duruma göre insan ne söylediğinin ve kiminle konuştuğunun şuûruna ermelidir. O esnâda Allah Rasûlü’nü de kalbiyle gözünün önünde canlandırarak selâm vermelidir. Bu selâmına bütün sâlih kulları katmalı, kendine ve bütün mü’minlere duâ ile namazı tamamlamalı, selâm ile namazdan çıkmalıdır.  Selâm, meleklere, ins ve cinnin mü’minlerinedir.

 

Namaz cemaatle kılınıyorsa uyanık bir imam, sultanın kapısında duran ve O’na elçilik yapan bekçiye benzer. Arkasında duran ihtiyaç sâhiplerinin dileklerini O’na ileterek onlar adına talepte bulunur. İmam şeytanla muhârebede askerin önündeki kumandan gibidir. İmam huşû, zâhirî ve bâtınî edep bakımından cemâatin en iyisi olmalıdır. Uyanık bir kalble namaz kılanların zâhir ve bâtınları aynı noktada toplanmıştır.

 

Olaya bir de günümüz açısından baktığımızda dünya ilgisinin zamanımızı kuşattığı, gönüllerimizi ve kafalarımızı işgal ettiği; televizyon gürültüsü ve konuşmaların gönlümüzü dağıttığı ortamda divâna nasıl duralım?  Huşûa nasıl varalım? Bizler için en güzel tarif herhalde Hâtim-i Esam hazretlerinin söylediği. Bakınız o namaza nasıl başlıyor ve nasıl bititriyormuş:

 

-“Namaza âid hazırlığımı tamamladıktan sonra heybetle namaza girer, tekbirimle azamet-i ilâhiyyeyi ikrâr ederim. Tertil üzere kırâatimi tamamlar, huşû ile rükûa varır, tevâzu ile secdeye kapanırım. Tam anlamıyla teşehhüdde oturur, sünnet üzere selâm veririm. Namazı Rabbime takdim ederim. Hayatım boyunca günlerimi bu hâl üzre geçirmeye çalışırım.”

 

İşte bütün mes’ele günlerini bu hal üzre geçirebilme kaygısı taşımakta...

 

Tasavvuf ricâline göre namaz

 

divân-ı ilâhîde durmaktır. Nitekim Cüneyd Bağdâdî’ye sordular:

 

- Namazın farzı nedir? O şu karşılığı verdi:

 

-Dünya ile bağları koparmak, dikkati toplayarak divân-ı ilâhîde durmak. Bu sözün anlamı şudur: Namazda beden seccâdede, akıl divân-ı ilâhîde olmalı, kalb huşû, âzâlar huzû ve huzûr ile dolmalı.Namazın Kabul Şartı Huşû

 

 Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz,Altınoluk Dergisi 2003

 


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Dîvânı,İlahîde,Durmak,namaz,ateşevurmak

O Namazın Özlemi ile...


13/12/2009 · Kategori: Gonul Kimyasi

Ahmet Taşgetiren

 

Namaz İslam'ın en temel ibadetlerinden biri. Bunu anlamak için Kur'an'la gelen “Namaz kıl - kılınız” çağrılarına - buyruklarına bakmak ve Rasulullah'ın namazı “dinin direği” olarak tavsif eden sözünü dikkate almak yeterli.

 

Neden bunca önemli namaz?

 

Çünkü “Müslüman şahsiyetin ana dokusu”nu inşa eden bir hüviyeti var namazın.

 

“Müslüman şahsiyetin ana dokusu” olarak da “Allah zikri ile mutmain olmuş bir kalb”i görmek gerekiyor.

 

Müslümanın bütün çabası, o kalbi kıvama ulaşmaktır.

 

Yaratılışın gayesi olan ubudiyyetin en diri hali, kalbin Allah zikri ile doymasıdır.

 

“Allah bes, baki heves! Allah var, gerisi boş!”

 

Şu söylenebilir: Bütün ibadetler, şekli nizamları bir yana, özde, kişinin kalbini Allah zikri ile doyurma gayesi taşır. İnsan şahsiyetini O'nunla birliktelik idraki istikametinde inşayı hedefler. Çünkü her şey o idrake bağlıdır. O idraki çekip alırsanız ibadetlerin içinden, geriye eğilip kalkmalar, aç kalmalar, etler, kanlar ya da seyahatler kalır... İçi boşalır ibadet diye yapılanların. Ancak “DURDUM divanına” idraki içinde ve en diri ruh hali ile yapılabilirse, ibadet ibadet olur.

 

İş sonunda gelip, emanet olarak verilen ömrün içini doldurmaya dayanıyor. Bütün zamanların dokusunu, insana hem Sonsuz bir Kudret'e dayanıp güvenme ve hem de O'nun murakabesi altında bulunma hissi veren  “Allah'la birliktelik idraki” içinde yaşama disiplinine...

 

Bunu her yaşanan günü düzenleyen namazla yapmamızı istiyor Yaratan, haftalık Cuma muhasebeleriyle, Ramazan'ın bir aylık özel ibadet imbiği ile, Hacc'ın ömürlük hesaplaşmalarıyla...

 

Namaz günlük bir tarama insan hayatı için, Yaratıcı ile ilişkinin dozunu ölçen...

 

Öyle anlaşılacak ki, namaz namaz olsun, namazın içi dolsun.

 

Rasullulah Efendimiz, beş vakit namazı, evin önünden geçen ve günde beş kere içine girip arınılan bir ırmağa benzetiyor...

 

Günde beş kere Huzur'a durmak ama arınmamak!

 

Arınmıyorsan, namaz ırmağına gerçekten dalmıyorsun demektir. Irmakla bütünleşmeden arınılmaz ki... Irmağın serinliği taa yüreğine ulaşmadan serinlik duygusu yaşayamazsın ki...

 

Namazın rükünleri, taa hazırlık safhasından başlayarak idrak ile icra edilirse, elinden tutar insanı, ırmakla bütünleştirir.

 

Hadesten taharet... Yani manevi kirlerden arınma... Abdest, gusül bunu sağlıyor insana... Bu bir kalbi arınma iradesi öncelikle... Abdest, görünür bir kiri temizlemiyor üzerimizden... Kalbi bir hazırlık yapıyor: Oraya, Huzur'a kalbde bir kir var mı, ona bakılmadan gidilmez, demek bu. Kir, Rasulullah Efendimiz'in ifadeleriyle “kalbdeki günah kalıntısı” demek... Demek, Huzur'a çıkmadan önce, en azından kalbdeki günah kalıntılarından arınma (tevbe) iradesi oluşacak... “Rabbim, günde beş kere Huzuruna çıkıyorum ve yüreğim kapkara” diye diye kaç kere çıkabiliriz Rabbimizin Huzuruna? Abdest alırken sular, yüreğimize yüreğimize akmalı onun için... Ve manevi kirlerden arınmış olmak anlamına “abdestli olmak” zaman içinde bir hayat tarzına dönüşmeli.

 

Temizliğin ikinci merhalesi, üst – baş ve namaz kılınacak yer temizliği anlamına “necis olan şeylerden arınma” olarak belirlenmiş. Maddi bir kirin de farkında olacak insan Yüce Huzur'a çıkarken... İçten dışa, dıştan içe külli bir arınma duygusu yaşayacak.

 

Sonra bir giyim disiplini içine girecek.

 

Sonra kıblesini bulacak... Yöneldiği yönün farkında olacak... Evet, içinizdeki kıble gerçekten Rabbinize dönükse, nereye dönerseniz dönün Rabbinizin Zatı oradadır. İçinizle kıbleniz O'nun Zatında birleşecek. Bir kıble yoğunlaşması yaşayacaksınız. Akan zaman içinde oluşması muhtemel yön kaymalarından kurtulacaksınız. Çizgi kaymaları olmayacak... Kıble, bütün yönelişlerin içinden taa O'nu bulma, O'na yönelme çabası olarak rekzolacak içinize...  Divana durmak, ancak doğru, müstakar, zorlamalarla, savrulmalarla yalpalamayan kıble şuuru ile mümkün...

 

Sonra vakit hassasiyeti... Namaz, günü tarıyor insanı Rabbe kulluk kıvamında tutmak için... Sabah'la hergün yeniden dünyaya gelip “andı tazeleme” başlıyor, sonra günün öğle durağında, ikindi durağında, akşam durağında Huzur'a varıp “bana verdiğin ömrü yaşıyorum ve ahdimde duruyorum” diyorsunuz. Yatsı ile “Müslüman Saati” geceyle ve yarı hayata veda anlamına gelen uyku ile buluşurken, gene Huzur'da duruyor ve günün icmalini yapıyorsunuz. “Rabbim, bana sabahı verdin, akşama çıkardın ve ben Seninleyim. Kalbim Seninle.. Ahdimi bozmadım ve emaneti sunacak bir hazırlıkla geldim Huzuruna...”

 

Sonra niyet... Yapılan her işin özü, iliği, gaye temerküzü, teksifi... Her hazırlık tamam ve Huzur'a girmeye hazır bir insan... Dünyadan başını almış, kurtarmış ve gelmiş... Kendisi için “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” diyecek bir yürek kıvamında... Vaktini biliyor, kıblesini biliyor ve “DURDUM divanına, uydum Kur'anına, cümle melekler şahit olsun, hem dinime, hem imanıma... Yönüm Kıble'ye, Kıblem Kabe'ye rniyet ettim... ” diyor... Senin için geldim diyor, Sen içimdesin diyor, Senin için daha böyle binlerce, onbinlerce vakit geleceğim diyor... Ne zaman çağırırsan geleceğim. Çünkü Ben Sana aitim ve Sana döneceğim diyor. Niyet bir dünya - ahiret sınırında durmak gibi bir şey. Her şeyi bir şey için terketmek... İbadet için, Yaradan'a arz-ı ubudiyyet için...

 

Sonra dünyanın en yüce bilgisi seslendiriliyor.

 

“Allahü ekber!”

 

Mutlak yüceliğin, en yüce yüceliğin Kainatın Yaratıcısına tahsisi bu...

 

Bir yeni iklimdesin bunu söylediğinde...

 

Allahüekber!

 

Günde beş vakit onlarca kere dillere vird olan bu söz yüreğini yoğuruyor bir yücelik terbiyesi ile... Günün kıvrımlarında sırf bu tekbiri yaşamak bile başka bir insan yapar insanı... Bunu dedikten sonra, bütün yüceliklerin izafi - göreceli kaldığı bir alan haline geliyor hayat... Her şey; her şey, bütün kudretler, O Kudret'in lütfuyla var olan, ondan can alan nisbi yücelikler haline geliyor. Yüreğine “Allahüekber” bilincini yükleyen inanç adamını alçaltmak mümkün müdür?

 

“Allahü ekber!” Bir can arzı bu, Rabbin Huzuruna... La havle vela kuvvete illa billah! Kudret Seninle Rabbim, Senin elinde... Dilediğini aziz eylersin, dilediği zelil... Kaç Fir'avn'ın burnu sürtüldü, kaç Nemrud'un gururu yerle bir oldu, kaç Ad, kaç Semud hak ile yeksan oldu Senin Yüceliğine meydan okuyup, başkaldırı belasının anaforunda savrulurken...

 

Kıyam!

 

Namazı ikame...

 

Namaz inanç adamını dimdik durduran bir ibadet... Her an adanışa hazır bir yürek var Huzurunda Rabbim. Buyruğuna muntazırım...

 

Senin için ayaktayım, Senin için eğilirim, Senin için başımı yere koyarım... Sana en yakın olmak secdelere baş koymakta ise eğer... 

 

Tekbirler, tesbihler, tehliller Senin için.

 

Hamd Senin için...

 

Sensin alemlerin Rabbi...

 

Sen Rahman, sen Rahim...

 

 Mülk Senin. Din günü Senin.

 

Ancak Sana kulluk edilir, yardım Senden istenir ancak... Doğru yol Sana dualarla bulunur ancak...

 

Sana Senin kelamınla konuşuyorum, benim dilim yetmez Rabbim... Kur'an'dan bana öğrettiklerinle ulaşmak istiyorum Sana... Bana Sana hitab etmeyi de Sen öğrettin. Huzuruna durmayı Sen öğrettin, o daveti Sen yaptın...

 

Rabbin divanında günde beş kere... Son nefese kadar...

 

Her duruşta yoğruluş, yeniden inşa oluş...   

 

Nisyana, gaflete fırsat verilmemeli...

 

“Aradan çıkarma” duyguları yanaşmamalı namazın yanına... Her rükün, hakkı olan zamanı ve duruluğu almalı onu icra edenden... Kıyam kıyam gibi olmalı, rüku rüku gibi, secde secde gibi... Kıraat kıraat gibi... Doya doya yaşanmalı her rükün... Secdeye doymalı insan, kıyama, rükua, Kur'an'a...

 

Sakin, duru, deruni, ruhani, seçilmiş bir zaman, adanmış bir ömrün katresi gibi sunulmuş bir zaman olmalı namaz zamanı...

 

Ve sonunda, en küçük dokularına kadar Namaz ruhaniyeti sinmiş, yani “Hakkın Divanında” yaşanıyor bilinci yüklenmiş bir hayata ulaşmalı namazın öncülük ettiği tüm yollar... 

 

Bunun için namaz alışkanlık haline gelmemeli... Her vakti, her rek'atı, her rüknü diri diri –  doya doya yaşanan bir namaz arayışı esas olmalı.

 

Namazlarını ihmaller, unutkanlıklar, dalışlar, şuurdan kopuşlar arasında  kılmış ve üzerlerine “yazıklar olsun” damgası vurulmuş “musalliler – namaz kılanlar”dan olmamak için canhıraş bir gayret esas olmalı.         

 

Kötülüklerle aramıza set oluşturacak namazlar kılmalıyız.

 

Yardım dileğine vesile olması için Allah tealaya sunulacak namazlar.

 

Gözlere nur olacak namazlar.

 

Huşu ve haşyet yüklü namazlar.

 

Ve kalbe zikrullahın itmi'nanını, huzurunu, doyumunu, kudretini taşıyacak namazlar...

 

Bütün çabası  “Namazdan mutmain bir gönülle ayrılabilmek” olacak mü'minin...

 

Namaza öyle girecek, namazı öyle yaşayacak ve namazın meyvesi “kalbi huzur” olacak...

 

Kalbi Yaratan “Kalbin huzuru ancak Allah'ın zikri ile olur” buyuruyorsa, ve namaz, her şeyiyle zikirden ibaretse, o zaman, namazları zikir haline getirme cehdi, mü'min için günlük hayatın en temel hassasiyeti olacak.

 

İçimizde böyle bir namazın hasreti varsa, iyi bir noktadayız demektir. Öyleyse o namazı aramaya, yüreğimize o namazın şavkını düşürmek için gayret göstermeye  ve bir gün bir namazdan o itmi'nan duygusu ile çıkıncaya kadar namazlarımıza emek vermeye devam etmeliyiz.

 

İçi boşalmış namazlarla Huzuruna gelmekten koru bizleri Rabbim.

 

Kıblelerimizi, niyetlerimizi, kıyamlarımızı, kıraatlerimizi, rüku ve secdelerimizi koru Rabbim...

 

Kalblerimizi koru...

 

Namazlarımızı hep Sana varan yollar eyle... ¸

 

 Bütün ibadetler, şekli nizamları bir yana, özde, kişinin kalbini Allah zikri ile doyurma gayesi taşır. İnsan şahsiyetini O'nunla birliktelik idraki istikametinde inşayı hedefler. Çünkü her şey o idrake bağlıdır. O idraki çekip alırsanız ibadetlerin içinden, geriye eğilip kalkmalar, aç kalmalar, etler, kanlar ya da seyahatler kalır...

 

 

İçi boşalmış namazlarla Huzuruna gelmekten koru bizleri Rabbim.

 

Kıblelerimizi, niyetlerimizi, kıyamlarımızı, kıraatlerimizi, rüku ve secdelerimizi koru Rabbim...

 

Kalblerimizi koru...

 

Namazlarımızı hep Sana varan yollar eyle...


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : O,Namazın,Özlemi,Ahmet,taşgetiren

Otobüs Şoförü Ne Yapsın?


13/12/2009 · Kategori: Hikayeler ve Dini Menkibeler

 

O gün evden çıkarken kesin kararını vermişti. Bu gün n'olacaksa olmalıydı. Haftalardır vakit namazlarının direksiyon başında kazaya kalışı bir yakıyorsa, Cuma'nın geçişleri bir başka yakıyordu. Cuma ezanı çağırırken direksiyona zincirlenmiş kalmak nasıl bir hürriyeti kullandığını ayan beyan ortaya koyuyor, yüreğinde derin fırtınalar kopartıyordu. Ama bugün kararlıydı. Ne olacaksa olmalıydı bugün...

 

Öğleye kadar normal seferlerini yaptı. Cuma saati yaklaşmıştı ve o yeni bir sefere çıkmak üzereydi. Yeni Cami'de müezzin salaya başlamıştı. O içinde munis bir heyecan, ama daha çok sevinç duyuyordu. Otobüsü kaldırmadan önce şöyle bir geriye baktı. Yolcuların kerli-ferli bir görünümü vardı. Garip bir tesadüf sonucu, sanki onun büyük kararına tanıklık etmek için toplanmış gibi garip bir yolcu topluluğu idi bu. Hukukçusu, politikacısı, emniyet görevlisi, öğretim üyesi, savcısı, hakimi, bürokratı, işadamı, gazetecisi, yazarı, sanatçısı ile bir garip topluluk... Arada öğrenci oldukları intibaı veren bir iki gençle, halktan kişiler görünüyordu. O da şaşırdı bu işe ama içinde en küçük bir sızı yoktu. Kararı karardı.

 

"Bismillah" deyip tekerlekleri döndürdü... Bir yandan gidiyor, duraklara yaklaştıkça da saatine bakmayı ihmal etmiyordu. Otobüs Laleli'ye doğru inerken, Cuma ezanı okunmaya başlamıştı. "Eh, dedi kendi kendine, artık vakit oldu." Caminin yanındaki durağa geldiğinde otobüsü yana çekti durdurdu. Otobüstekiler bir arıza var zannıyla önce hafif bir homurtuyla karışık bekleyişe geçtiler. Ancak o, yolculara döndü ve kararlı bir sesle;

 

- Cuma namazı vaktidir, dedi. Bu saatte hür insanların herhangi bir iş yapması menediliyor. Allah, bütün müslümanların namaza koşmasını buyuruyor. Ben namazımı kılıp geleceğim. Bunları bir çırpıda söyledi ve sessizce kapıdan çıkıp caminin yolunu tuttu. Otobüstekiler, önce ne olduğunu anlayamadılar. Birbirlerinin yüzüne baktılar. Sonra kendi kendilerine sorular sormaya başladılar. Bu bir fısıltıya dönüştü. Fısıltı belli bir tona ulaşınca da biri sözü patlattı. En çığırtkanı o olmalıydı:

 

- Kardeşim, bu ne demek bu? İşte irtica meydan okuyor. Ben gazeteciyim ve bu rezaleti yazacağım. Adam, bir otobüs dolusu yolcuyu yolun ortasında bırakıyor ve kalkıp namaza gideceğini söylüyor. Hangi devirde yaşıyoruz?

 

Adeta burnundan soluyordu. Rol mü yaptığı, yoksa gerçekten öfke tufanına mı tutulduğu pek belli değildi, ama şakaklarındaki damarlar şişmişti konuşurken... Onun sözlerini, kendisinin politikacı olduğunu söyleyen birisi tamamladı:

 

- İşte cür'et diye buna derler. Ayak sesleri bunlar kardeşim bunlar, ayak sesleri. İrtica kapınızda. Oysa iktidar... Sonra, gazetelerden öğrendiği anlaşılan müslüman grup isimlerini peşpeşe sıraladı. Üçgenler, sacayakları, dörtgenler kurdu. Komplo teorileri üretti ayaküstü. Ona bakılırsa, az önce namaza diye çıkıp giden sade müslümanın sade hareketinde devlet varlığına yönelik amansız bir sabotaj habercisi vardı. Politikacının sözleri fazla heyecan uyandırmadı. Kimileri bıyık altından, kimileri utançtan gülümsediler. Kendilerini bu politikacı ile aynı düşüncede hissetseler bile, düşüncelerinin böylesine müptezel bir tarzda sunuluşu onları da utandırmış olmalıydı. Öfke tufanı ateşini almışken, aradan sakin, duru bir ses yükseldi birden. Konuşan gözlüklü, genç birisiydi Beyler, dedi. Bir saniye dinler misiniz? Şu anda şoför kapıdan içeri girse, birilerimiz boğazına sarılacak nerdeyse. Azıcık durun lütfen. Olaya biraz sakin bakalım. Ben de namaz kılmıyorum ama insaf ile de düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Önce kendimize şunu soralım. Anayasa, inanç hürriyetin'i tanımış. Bu adam müslüman. Cuma namazı ise, camiden başka yerde kılınmaz. Söyler misiniz bana, vakitlerini sizin düzenlediğiniz bir müslüman cuma namazını nasıl kılmalı? Namaz vakitleri direksiyon başındaki mesaisine rastlıyorsa diğer vakitlerini nasıl kılmalı?

 

Azıcık nefeslenmişti ki araya birisi girdi:

 

- O zaman başka bir işte çalışsın kardeşim. İbadet yüzünden iş aksatılır mı?

 

- Mesela hangi işte, diye girdi söze yeniden genç adam? Hangi iş var ki, mesai saatleri, müslümanın namaz vakitleri veya diğer ibadetleri de gözetilerek düzenlenmiş olsun?

 

- O zaman kendi özel işini kursun.

 

- Sizin, bu sözünüz yüzde 98'i müslüman kabul edilen bir ülke için söyleniyor ve yanlış anlamadımsa, bir müslümanın mesaisi kendisi tarafından düzenlenmeyen bir işyerinde çalışamayacağı, çalıştığı takdirde de, dini görevlerinden fedakarlık etmesi gerektiği anlamına geliyor. Öyle mi? Müslüman devlet memurluğu yapmamalı, herhangi bir devlet kuruluşunda işçi olarak çalışmamalı... Müslüman, mesai saatleri kendisi tarafından düzenlemeyen herhangi bir özel iş yerinde çalışmamalı... Bunu mu demek istiyorsunuz?...

 

- Öyle tabiî. Yani şu şoförün otobüsü böyle bırakıp gitmesi iyi mi?

 

- Ama, hani şu Anayasanın teahhüd ettiği inanç hürriyeti denen şey? Hem kağıt üzerinde verdim, diyeceksin, iş uygulamaya gelince ise adama nefes aldırmayacaksın. Söyler misiniz bana, otobüs şoförü cuma namazını nasıl kılsın? Sizin inanç hürriyeti anlayışınızda bu sorunun cevabı nedir?

 

- Kılmasın kardeşim, iş de bir ibadet sayılır.

 

- Ve siz demokratsınız değil mi? "İş de bir ibadet sayılır" dediniz ve bu klişe ile, müslümanın bütün ibadet hayatını biçtiniz. Biçebildiniz. Sizin cür'etiniz cuma için az önce dışarı çıkan şu şoförünkinden çok daha büyük inanın. Büyük olduğu kadar da insanlık dışı...

 

Otobüste gerginlik artıyordu. Adeta herkesin içinde söyleyecek bir söz yumaklanmıştı. Küçücük bir otobüste, adeta memleketin hukuk düzeni tartışılıyordu. Koca bir dönemin uygulamaları, şu küçücük otobüse sığışıvermişti. Bir otobüs şoförünün şahsında inanç ve ibadet hürriyeti uygulamasına çözüm aranıyordu. Yaşını başını almış bir yolcu söze girdi:

 

- İnanç hürriyeti ile ilgili Anayasa ve kanun hükümleri, dedi, bir sınırlama getirir. Bu hürriyet, kamu yararı ve kanunlara aykırı olarak kullanılmayacak... Ben, dedi, bir hukukçuyum. Bu yüzden, şoförün davranışını onaylamıyorum.

 

- Ben de bir hukukçuyum, dedi bir başkası. Hukukun amacı, uygulandığı toplumun haklarını düzenlemektir. Toplumu cendereye almak değildir. Müslüman bir toplumda, hukuk kuralları, toplumun inanç değerlerini rahatça yaşayabilmesini sağlamak amacıyla düzenlenir. Onları kısıtlamak için değil. Hukuk kuralları bunun için konur, bu istikamette yorumlanır. Sizin yorumunuzdan "kanun koyucu" olarak kabul edilen kuruluşun, istediği biçimde müslümanın ibadet saatlerine ambargo koyabileceği sonucu çıkar ki, bu son derece saçmadır. Bugün vakit namazı, yarın cuma, öbürgün oruç, bir başka gün hac bütün bunlar kanun gücü ile sınırlanabilir mi? "Kamu yararı" dediğiniz şey ise son derece muğlaktır. Müslüman bir ülkede kamu yararını kim belirleyecektir? "Kamu" denilen şey, o ülkenin yüzde 98 nüfusundan başka bir şey midir? Bu kanun maddelerine, sizin daha makul bir yorum bulmanız gerekir diye düşünürüm sayın hukukçum...

 

İkinci hukukçunun sözleri bitmiş miydi? Araya politikacı girdi. Bir başka politikacı girdi. Gazeteci girdi. Öğrenci girdi. Otobüs bir inanç hürriyeti forumunu andırıyordu.

 

Birden gözler otobüsün kapısına çevrildi. Bir munis yüz, pırıl pırıl gözler... Duada yıkanmış bir tebessüm... O geliyordu. Biraz önce fokur fokur kaynayan otobüste çıt yok.

 

Geldi, direksiyonun başına geçti. Sanki onun için hiçbir şey olmamıştı. "Bismillah" diyerek kontağı açtı. El frenini indirdi. Yola koyuldu. Çıt yoktu. Sonra konuşan gazetecinin sesi duyuldu:

 

"Ben bu şoförden şikayetçiyim. Doğru karakola..."

 

Ahmet Rüstemoğlu


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Otobüs,Şoförü,Ne Yapsın,namazı

BİR BEDEVİ YALNIZLIĞINDA…


13/12/2009 · Kategori: Edebiyat ve siir

     


 

 

 

Uçsuz bucaksız sahranın ortasında

Vuslatı bekliyorum bir bedevi yalnızlığında.

Çöl rüzgârında terliyor avuçlarım

Ve gece olunca düşler yağıyor sarı kum tanelerine.

Ay geceyi aydınlatıyor

Yıldızların gölgesi vuruyor düzlüklere.

Sonra bir kumru konuyor yorgun omuzlarıma

Nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmediğim,

Ebruli bir umut bırakıyor, usulca kucağıma

Uçup gidiyor sonra başka bir ıssız çöle

Su içiyorum seraplardan kana kana

Bir gül ekiyorum yanı başıma,bir de sabır

Her sabah gözyaşı döküyorum suya muhtaç yaprağına

Gül çölde büyüyor, sabır yüreğimde

Ağlamayı öğretiyor gül bana, umut vermeyi;yalvarmayı.

Koskoca yalnızlığın içinde kalabalıklarda kalmayı

Çiğdem düşüyor saçlarıma gökkuşağı renginde

Gözlerim hayat tadında bir visalin peşinde

Bu yalnız sahrada beklenen gelmez mi hiç?

Gölgesi düşmez mi, kervan geçmez mi bu yere?

En büyük arzum güneşte kavrulur.

Ayazdan donuyor gece olunca.

Gelmez demiyor,

Gelecek hiç demiyor…

O çölde büyüyor, sabır yüreğimde .

Uçsuz bucaksız sahranın ortasında

VUSLATI BEKLİYORUM

                                             BİR BEDEVİ YALNIZLIĞINDA…

alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : bir,bedevi,yalnızlığında,çöl,vuslat

Ezan Sesini İşitirsen


13/12/2009 · Kategori: Yolcunun Defteri

 

Sen bil ki, sana yetişen ilk şey Ezan'dır.Ne vakit namazın ezan sesini işitirsen onunla gönülden ilgilenmek gerekir.Ne işte olursan ol, o işten el çekmelisin.Gelip geçen salih kimseler böyle yaparlardı.Ezanın sesini işitince o kişi demirci ise ve eğer çekici havaya kalkmışsa onu aşağıya indirmezdi.Yaşmakçı ise bezi suya daldırmışsa çıkarmazdı, yerlerinden fırlarlardı.Şu sebeple ki bu nidadan Kıyamet Günü'ndeki nidayı anarlardı.Bilirlerdi ki, bir kimse, bu fermana vaktinde uymak için acele eylerse Kıyamet Günü'ndeki nida ona sevinçten başka bir şeyle erişemez.Öyle ki, eğer bu nida ile kendi gönlünü zevk ve sevincin kapladığını görürse Kıyamet Günü'nde gelecek nidayı da böyle görse gerekir.Çünkü o din gününde kulaklarında çınlayacak olan kurtuluş ve müjde sesidir.Bundan ötürü Resulullah -sallAllahu aleyhi ve selem-şöyle buyurmuştur:

 

"Erihna, ya Bilal!"-Ezan ve namazda bizi rahata erdir, ey Bilal."Çünkü namaz Resulullah’ın göz bebeği gibiydi...

 

 ALINTIDIR.


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sana,yetişen,ilk,şey,Ezandır

Erihna Ya Bilal!


13/12/2009 · Kategori: Yolcunun Defteri

"Ey inananlar!..

Namaz için ezan okunduğu zaman Allâh'ı anmaya koşun;

alım-satımı bırakın; bilesiniz ki, bu sizin için daha hayırlıdır. (Cuma, 9)"

 

   İstanbul denildiği zaman, kulaklarımızı ezan sadâları doldurur. İstanbul ve ezan hep beraber anılır. Şâirlerin, üstadların ve seyyahların İstanbul'u yâd ettikleri yerlerde, âdetâ ezan sedâları da kalemlerinden yüreklerimize okunur.

   İstanbul ve ezan, hep hasret buğusunda tüter gönüllerde... Hele sabah ezanlarında sabâ makamının neşvesi, yüreklerini sızlatır.

   Ne yazık ki pek çoğumuz, o güzel lâhûtî nağmenin farkına varamadan günlerimizi tüketiriz de, gönüllerimizi bu mânevî hazza hasret bırakırız. Ezan seslerine ve İstanbul'a hasret bağrı yanık bir hanım şairimiz (İhsan Raif), duygularını şöyle dillendirir:

   Senin sesin gün doğmadan tan yerine yükselir.

   Tekkelerden, camilerden îmân aşkı ses verir.

   Ey dinimin canlı sesi, ey mukaddes nurlu ses,

   Ey hak sesi, insanlığı gürbüzleştir.

   Kanlıları kardeş eyle, cihanları birleştir.

   Ey ulu ses, ey ezan.

 

   Bu mısralar, ezan sesine hasret kaldığı Paris'te dökülmüştür yüreğinden. Ezan sesinin duyulmadığı yerlerde ne kadar öksüz kalır rûhlar. "Ezan'a hasret kalmak ne demekmiş, nasıl olurmuş" o zaman anlaşılır.

   Gurbetteki kardeşlerimizin en büyük ızdıraplarından birisi de, sînesinde ezan yankılanmayan, gönüllerine sahip olamadıkları yavrularında gizlidir. Bu ayrılık ne acı, ne hazin; bu boşluk, ne doldurulmazdır. Gurbetten dönüşte içlerine doya doya çektikleri vatan kokusuyla bezenmiş ezan-ı Muhammedî sedâsıdır.

   * * *

   Ezan sesleri sadece bu topraklarda yaşayan müslümanları değil; gayr-i müslimleri de etkilemiştir.

   Bir aralar Osmanlı donanma komutanlığı (Kaptan Paşa) görevinde bulunmuş olan Sir Adolphas Slade hâtıratında şunları anlatır:

   "Akşam karanlığı çökünceye kadar aynı rotada seyrederek güneye doğru yol aldık. Nihayet gece bastırdı; deniz berraktı. Güverteden denizi ve göğü seyrediyor, sabahleyin başlaması muhtemel savaşın ne gibi sonuçlar doğuracağını tahmine çalışıyordum. Birden ilahî bir ses yükseldi:

   "Allâhu Ekber! Allâhu Ekber!"

   Bu sesler bir uçtan diğer uca doğru ufku ve semayı doldurdu. Bunlar donanmanın her gemisinin mizana direğine tırmanmış olan müezzinlerin okuduğu ezanlardı. Bu davet nerede olursa olsun, son derece duygulu ve güzeldi. Hayatımda ilk defa deniz üstünde rastladığım bu manzarayı unutmama imkan yoktur!" der.

   İbrahim Refik de "Gökler ötesinin lütuf ve azamet tecellîlerine, yerler nâmına şükran ve kulluğun ilânı mesâbesinde olan Ezan-ı Muhammedî'nin, bilemediğimiz bambaşka bir câzibesi, çekim gücü olması gerektiğini" söyler.

Doğunca anamızın kucağında, kulağımıza dalga dalga düşen ilk cemre de nuruyla bedenimizi ışıtan ezan-ı Muhammedîdir. İkinci cemre, diğer kulağımıza okunan kametle kavurur minicik bedenlerimizi ve "Unutma, ezan ile kamet arası kadardır bir ömür!.. Hesap ise mutlak." der sanki.

   * * *

   Yine, Bilecik İstasyonunda gözyaşları içinde oğlunu cepheye uğurlayan:

   "-Oğlum! Babanı Dimetoka'da, dayını Şıpka'da ağabeylerini de Çanakkale'de kaybettim. Git sen de git. Minâreler ezansız, camiler Kur'ân'sız kalacaksa sen de git!" derken, o îmân âbidesi annenin ezana olan aşkı dilinden ve ocağından salkım salkım dökülür. Ezana hasret yaşamak korkutur, bu yüce gönüllü insanı. Ciğerpâresine "sen de fedâ ol" derken, yüreğindeki haşyeti yavrucuğunu fedaya gizlemiştir.

   * * *

   Ezan ve İstanbul, âdetâ kutsallaşır gönlümüzde... İstanbul'u aşk dolu bir yürekle yaşamış vatanımın büyük insanlarının, sinelerinde ezan râyihaları boy vermiştir.

   Her zerresi can taşıyan, yaşayan gönüllere aşkı oluk oluk sunan bu şehir; her köşe başında göklere el açan minareleriyle duâya durmuştur. Yerin en güzel parçası, gizemiyle herkesi büyülerken, ezan sedâlarıyla gönüllerimize ılgıt ılgıt eser. Sinelerimize yudum yudum huzuru ve esenliği tattırır.

   "Erihnâ yâ Bilal" (Ezan ile bizi ferahlandır!) buyururken Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, ezanın rûhumuza tesir edeceğini ümmetine muştulamaktadır.

 

   Dünyanın sıkıntılarıyla bunalan gönüllerimizin ezan sesi ile sükûn bulup, huzura kavuşacağını, Hazret-i Bilal ile bizlere haber veren Âlemlerin Sultanına sonsuz şükran borçluyuz.

   Arif Nihat Asya'nın duâlarına âmin diyerek, yazımızı noktalayalım...

 

   Biz kısık sesleriz, minâreleri

   Sen ezansız bırakma Allâh'ım!

 

   Ya çağır şurda bal yapanlarını

   Ya kovansız bırakma Allâh'ım!

 

   Mahyasız minareler… göğü de

   Kehkeşansız bırakma Allâh'ım!

 

   Müslümanlıkla yoğrulan yurdu

   Müslümansız bırakma Allâh'ım!

 

Bilgin Çintaş


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Erihnâ,ya,Bilâl,EZAN,NAMAZ

« Önceki ::